25 Ocak 2017 Çarşamba

İNFAK

İNFAK

‘İnfak’, Allah (c.c.) yolunda harcama yapma, birini besleme, geçimlik (nafaka) verip geçindirme anlamlarına gelir.

Bir kavram olarak ‘nafaka’; gerek yakın akraba ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para ve geçimlik vermek, onların geçimini sağlamak ve beslemek demektir.

Geçimlik için ve zorunlu olarak harcanacak paraya ve gıda maddelerine ‘nafaka’ adı verilir. Türkçe’de, kişinin kanun gereği geçindirmek zorunda olduğu yakınlarına mahkeme kararıyla bağlanan aylığa da ‘nafaka’ denir.

İnfak, kapsamı geniş bir kavramdır. Kur’an-ı Kerim, müminleri tanıtırken; onları ‘Allah yolunda infak edenler (harcayanlar)’ olarak tanıtıyor. İnfak edenleri sürekli övüyor, ödüllerinin büyük olduğunu belirtiyor.

                                                               İnfak’ın Önemi
                                   
İslâm’a göre ‘bütün mülk’ (mallar ve zenginlikler) Allah (c.c.)’ındır. İnsan, o mülk üzerinde yaşar, onu kullanır, geçimliği için harcar, sonunda o mülkün nöbetini başkasına bırakır ve ahirete gider. İnsanlardan bazıları çok mala, bazıları da, muhtaç olacak kadar az mala sahip olabilir. Kimileri hastalık ve sakatlık yüzünden yeteri kadar mal kazanamaz. Üstelik çok mala sahip olmak bir sınav nedenidir. Allah (c.c.) insanları ilimle, sağlıkla, malla, geniş imkanlarla, çocuklarla sınamaktadır. Malı insana veren Allah (c.c.), bu maldan muhtaçlara ve elimizin altındakilere de vermemizi emrediyor.

Bir müslüman aile reisi, hanımına, çocuklarına, anne ve babasına zorunlu olarak bakar. Bu üç grubun nafakası, aile başkanının görevidir. Bunlardan başka, dedesine, ninesine, torunlarına, amcasına, halasına, teyzesine, dayısına eğer muhtaç iseler infak etme durumundadır. İnfak etmek isterse, ilk önce bunlardan başlaması gerekir.

Allah (c.c.) varlıklı müslümanlara, Allah (c.c.) yolunda harcama yapmalarını da (infak etmelerini) emrediyor:
“Ey inananlar, ne alış-verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah için) harcayın.” [1]

“Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın.”[2]

 İnfak’ın en güzeli kişinin çok sevdiği  maldan yaptığı harcamadır. İnsanın mala ve dünyalığa meyli fazladır. Onları çok sever, daha çok olmasını da ister. Yalnızca Allah’ın (c.c.) emrettiği sevabını umarak, insanlara iyilik etmenin mutluluğunu yaşayarak o sevdiği maldan bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermek, çok önemli ve övgüye  değer bir fazilettir:
     
“Sevdiğiniz şeylerden Allah (c.c.) yolunda harcayıncaya kadar Cennete ve iyiliğin en güzeline (birr)’e ulaşamazsınız.”  [3]

Kişi sevdiği şeylerden az olsun çok olsun, muhtaçlara verdiği zaman bu ayette müjdelenen ‘iyiliğinin en güzel’ derecesine, yani ‘birr’e ulaşmış olur.

İnfakın en faziletlisi ise kişinin, muhtaç olan akrabalarına yaptığı yardım ve harcamadır. Kişi, ailesinin bireylerinin geçimini sağlamak üzere harcama yaparsa bu da, onun için bir sadaka olur.

                                                         İnfak Kime Yapılır?
        
Müslüman insan önce kendisi için infak etmelidir. Çünkü vücut ona emanettir ve onun bütün ihtiyaçlarını karşılamak müslümanın görevidir. Hayatı devam ettirmek, ibadet yapabilmek ve başkalarına yardım edebilmek, bedenin sağlıklı ve dirençli olmasına bağlıdır.

Müslüman sonra da başkalarına infak eder. Başkaları ise da iki gruptur:
a-     Kişinin, bakmakla yükümlü olduğu kimseler. Bunlar da evlenme ve
akrabalıklar dolayısıyla yardım edilmeye uygun olan kimselerdir.Müslüman kişi eşine, anne-babasına, çocuklarına ve yukarıda sayılan diğer akrabalarına infak etmek zorundadır. Bu onun üzerine bir farzdır. Çünkü Kur’an bu görevi Müslümana veriyor. Ayrıca evlerde hizmetçi olarak bulunan kimselere de ev reisinin bakması gerekir.

b-    Müslüman insanın, Allah (c.c.) rızası için O’nun yolunda yaptığı
harcamalar. Bu çeşit infak da farzdır. Kişi, gücü yettiği kadar, ihtiyaç oldukça başkalarına infak eder.

Müslümanın, yakın akrabasına yapacağı infakın, vereceği nafakanın günün şartlarına göre olması gerekir.

İslâm’ın aile ve toplum hayatına getirdiği ölçülerin en güzellerinden biri de infak duygusudur. Bu ahlâk sonucunda hem ailedeki görevler yerine gelir, hem de toplumda kişiler arasında denge sağlanır, insanlar arasındaki sevgi bağı artar.

İslâm’ın, insanlar arasındaki dayanışmaya getirdiği en önemli tedbir ‘infak ahlâkı’dır. İnfakla insanlar emanetin ne olup olmadığını anlarlar, onunla yoksullara ulaşırlar, onunla imanlarını kuvvetlendirirler, onunla sevgi bağları kurarlar, onunla toplumsal dengeyi sağlarlar, onunla kıskançlığı, düşmanlığı ve bir anlamda başkasının elindekine göz koymayı önlerler, onunla hırsızlığı, rüşveti, haksızlığı azaltmaya çalışırlar, onunla dünya kazancı karşısında küçülmezler, aksine yücelirler. Onunla malın tutsağı değil, malın yöneticisi olurlar ve onunla Allah (c.c.) rızasını kazanırlar.

Müslüman aileleri ve müslüman toplumları ayakta tutan en önemli bağlardan biri infaktır. Bu ahlâkı yeterince yaşamayan evler ve toplumlar çökerler.

Modern toplumlarda insanlar daha bencil ve daha cimri olduklarından infak anlayışı yok olmak tehlikesi ile karşı karşıyadır. Batılı ülkelerdeki egoizmin ve sevgisizliğin bir sebebi de bu mu, diye sorulabilir. Elindeki nimetleri başkasıyla bölüşemeyen katı yürekli bir insan, zaman içinde kendisi muhtaç duruma düştüğünde elbete yardımı hak etmeyecektir.

İnfakı unutan veya hiç bilmeyen günümüz insanına bu yüksek ahlâkı yeniden öğretmek gerekir.

İnfak, bütün nimetlerden, Allah (c.c.)’ın kullarını yararlandırmaktır. İnsanlara ulaşan ve onların yararına olan her şey de nimet sayıldığına göre; kişi onlardan da gerektiği zaman infak edebilmelidir.  
   
İslâm dini, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem vermiştir. Zekât ve sadakayı en önemli ibadetlerden saymış, Peygamberimiz (s.a.v.), buna o kadar önem vermiş ki, komşusu aç iken karnını doyurup yatanı müslümanlardan kabul etmemiştir.

Kur’an-ı Kerim de, müminlerin niteliklerini sayarken: “Onların mallarında isteyenin ve yoksulun bir hakkı vardır.” [4] der ve müminleri sık sık infak etmeye, yani Allah (c.c.) rızası için müslüman yoksullara, ihtiyaç
yerlerine, hayır kurumlarına yardım etmeye teşvik eder; infak ile malın azalmayıp aksine artacağını; şeytanın, insanı sadaka verince malın azalmasından korkuttuğunu; oysa Allah (c.c.)’ın sadaka karşılığında mağfiret ve malı artırma vadettiğini bildirir [5] ve der ki:
“Ey inananlar, ne alış-verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıktan Allah için harcayın...” [6]              

“Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça asla birr’e (iyiliğin en yüksek derecesi) eremezsiniz. Ne harcarsanız mutlaka Allah (c.c.) onu bilir.” [7]

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir (tohum) tane(si)nin  durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah (’ın lutfu) geniştir, (O) bilendir.” [8]

İnfak deyimi, Kur’an-ı Kerim’de değişik türevleriyle (77) âyette geçmektedir. Bütün bu âyetlerde, maddi değerlerin hayır yollarında harcanması teşvik edilmekte, ayrıca harcama yerleri, harcama şekilleri, infakta bulunan müminlerin nitelikleri ve infaka yanaşmayan inkârcıların durumları açıkça anlatılmaktadır.

Kur’an, infak konusunda bize orta yolu tavsiye eder. Nitekim Allah (c.c.): “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma; sonra kınanır (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” [9] buyurarak cimri olmayı hoş görmediği gibi,
infakta bulunan kişilerin malını büsbütün saçıp savurarak sonunda başkalarına muhtaç duruma düşmesini de uygun görmemiştir.

Mâlî bir ibâdet olan infak’ın Allah (c.c.) tarafından kabul olması için aşağıdaki şartlar bulunmalıdır:
1. İnfaka konu olan mal, öncelikle Allah (c.c.) rızası için verilmiş olmalıdır. Çünkü böyle bir niyetle yapılmayan infakın kabul edilmeyeceği âyetlerde açıkça belirtilmiştir. [10]

2. İnfak edilecek mal, helal kazançla elde edilen maldan verilmelidir. [11]
Haram yollarla elde edilerek infak edilen malın sevabı yoktur.

3. Malın en değerli olanından infakta bulunulmalıdır. Eğer yalnızca elden çıkarılmak için bir mal infak edilmişse, bunun Allah (c.c.) katında fazla bir değeri yoktur. Çünkü böyle bir infakın insanı, iyiliğin ve hayrın kemal noktasına ulaştırması mümkün değildir. Buna göre infakta bulunulan mal ne kadar değerli ise, infakta bulunan kişi o ölçüde sevap kazanır ve Allah (c.c.) katında yüksek dereceye erişir. [12]

4. İnfakta bulunan kişi, sahip olduğu malda toplumun ve özellikle yoksulların hakkının bulunduğu bilincinde hareket ederek [13] yaptığı iyiliği başa kakmamalı ve bu yöndeki harcamalarını gönüllü yapmalıdır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de müslümanları infaka teşvik etmiş, özellikle kamu yararına dönüşecek hayırlar, sadakalar bırakanların amel defterlerine sürekli sevap yazılacağını bildirmiştir: “İnsan ölünce ameli kesilir. Yalnız üç şey yapanın: geriye sürekii sadaka, yahut yararlı bilgi veya kendisine dua edecek iyi bir evlad bırakanın sevabı devam eder.” [14]

5. İhtiyaç sahiplerine ihtiyaç zamanında vermek. İhtiyaç sahipleri zamana ve şartlara göre değiştiği gibi, şahıslara göre de değişir. İhtiyaç sahiplerini arayıp bulmak ve onların yardımına zamanında koşmak, dindar kimseleri tercih etmek ve dini yönden davranışlarını düzeltmelerini şart koşarak infak etmek infak edenin dikkat etmesi gereken hususlardır.

6. Sıhhat ve afiyette iken vermek. İnsanın yaşlanıp yaşlanmayacağını, gelecekte sağlığının nasıl olacağını Allah (c.c.) bilir. İnfak etmeyi biraz daha yaşlanıncaya kadar ertelememek ve ilk fırsatta infak etmek gerekir.

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Bir adama Resûlullah (s.a.v.)’e gelerek hangi sadaka sevap bakımından daha büyüktür? Diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Sen sağlam, sıhhatli ve muktedir olduğun vakit ve fakirlikten korkup zengin olmayı temenni ettiğin anda verdiğin sadaka.” [15]

Bunun için sağlıklı iken infak daha çok sevap kazandırır. Sağlıklı iken malı elden çıkarmak insana zor gelir. Nefis ve şeytan, insanın malı elinden çıkarmasına engel olur, uzun ömür sözüyle onu korkutur ve sürekli ihtiyaç gösterir. [16]

7. Gücü yettiği kadar vermek. Kur’an-ı Kerim buyuruyor: “Varlıklı bir kimse, nafakayı varlığına göre versin. Rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah kimseye verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah güçlükten sonra kolaylık verir.” [17]

Bunun amacı, kendini ve çoluk çocuğunu ihmal etmemek, kendini tehlikeye atmamaktır. Zaruri ihtiyaçları karşılaması ve sefalete düşmemesi gerekir. Yine Kur’an’da “… sana hangi şeyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: ihtiyacınızdan artanı (verin)..” [18] buyurulmaktadır. Bütün servetini getirip tasadduk ettikten sonra oturup halka el açmak kötü görülmüştür. [19]

8. İnfak etmekte acele davranmak. Hayır ve hasenatta acele etmek daha çok sevap kazandırır. Çünkü acele edilmezse o hayır ve hasenat fırsatı elden çıkabilir. Dolayısıyla onun sevabından yoksun kalınmış olunur.

Müslümanın sadaka olarak vermeye niyet ettiği mallar, bu niyet nedeniyle artık kendi malı olmaktan çıkmış ve emanet mal haline gelmiştir. Emanetin sahibine ulaştırılması için de acele etmek gerekir.

9. İnfakı gizlice yapmak. Farz ibadetlerin açıktan yapılması tavsiye edilirken, nafile ibadetlerin gizli yapılması daha faziletli görülmüştür. Çünkü farzlar İslâm’ın şiarlarıdır. Müslüman bunları zaten yapmakla mükelleftir. Onun için de bu ibadetlere riyanın karışması ihtimali azdır.Ancak infak ve sadaka nafile ibadetlere girdiği için bunlarda gizli davranılması daha uygundur.

10. Verdiğinden bir karşılık beklememek. Kur’an ayetlerinde hayır yapma teşvik edilirken, bu esnada kalp kırılmaması, Allah (c.c.)’ın rızasından başka bir şey beklenmemesi, kalben bile bir beklenti içinde olunmaması istenmektedir. Sadaka verilen kimse hiçbir şekilde minnet altında bırakılmamalıdır.

11. İnfaktan geri dönmemek. Allah (c.c.) için yapılan bir infaktan geri dönmek asla hoş karşılanmaz. Çünkü, bir nevi yaptığı iyilikle alay etmek ve istikrarsızlıktır. Bu da Müslüman kişiliğine yakışmaz.

12. Allah (c.c.)’ın ismini anarak isteyene vermek. Sadaka isteyen dilencilerin durumlarını incelemek ve ona göre infak etmek gerekir. Bunların bir çoğu dilenciliği, ihtiyacını gidermekten çok bir meslek haline getirmişlerdir. Bu şekilde dilenciliği meslek edinen ve bunu ‘Allah rızası için’ cümlesiyle de izzete uymayan bir noktaya getiren insanlara infakta bulunulmaz. [20]

İslâm Medeniyeti tarihi incelendiğinde, müslümanların yaşadığı bütün coğrafyalarda, saymakla bitmeyen câmiler, okullar (medrese), köprüler, imaretler, aş evleri, çeşmeler, su kanalları gibi eserleri inşa ettikleri ve bunları kamu (toplum) yararına infak ettikleri görülmektedir. İşte bu eserlere İslâm literatüründe “sadaka-i cariye” (sürekli işleyen sadaka) denilmektedir. İşte müslümanları bu eserleri bırakmaya teşvik eden duygu, onlardaki infak arzusudur. Dinlerine en içten duygularla bağlı olan bu müslümanlar, yalnız kendi zamanlarında değil, dünya durdukça insanlara hizmet edecek olan hayırlı eserler
bırakmışlardır.

İşte bu eserlerle birlikte Vakıf kurumları ve eserleri doğmuştur.
   
Vakıf, sözlükte, bir şeyi durdurmak demektir. Dini bir terim olarak ise, bir malı mülkiyetten çıkarıp faydalarını özel şartlar içinde, sürekli olarak bir hayır yönüne tahsis ederek saklamaktır. Vakfeden kimseye vâkıf, vakfedilen mala mevkûf, vakfın tahsis edilen hayır yönüne de mevkufun aleyh denir. Malını vakfetmek isteyen, mahkemeye başvurarak bunu kayda geçirir, vakfın şartlarını tesbit eden bu zabta “vakfiye” denir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisi vakıf yaptığı gibi kendisinden sonra Dört Halife ve bir çok sahabi de vakıf yapmışlardır. Zeyd b. Sabit’in: ‘Gerek hayatta olan ve gerekse vefat etmiş olan için vakıftan daha hayırlı bir şey görmedik. Ölü ise devamlı sevaba ulaşır, hayatta ise de mal hapsedilir, satılmaz, bağışlanmaz, miras kalmaz. Bu suretle tüketilmesine güç yetmez olur.’ dediği rivayet olunur.

Hayır kurumları, toplumdaki sosyal ve ekonomik dengeyi sağlama hedefine yöneliktir. Bir kısım insanlar yoksulluk ve sıkıntı içinde kıvranırken, ötekilerin servet ve lüks içinde yüzdüğü, fakirlere el uzatılıp yardım edilmediği bir toplumda dirlik ve düzen olmaz. İşte Müslüman atalarımız, İslâm’ın emrettiği hayır ve hasenatı yapmak suretiyle geçmişte toplumlarında dayanışmayı sağlamışlardır. Bu yüzden milletimiz, asırlarca sağlam bir toplum olarak yaşamıştır ve inşallah yaşayacaktır. Zengin fakiri gözetir, yemeğinden ona da yedirir, ona şefkat gösterirse; fakir de zengini sever, onu kıskanmaz, ona karşı kötü niyet beslemez. Toplumda bir
sevgi ve dayanışma ruhu hakim olur.

İnfakı unutan veya bilmeyen günümüz insanına bu yüksek ahlâkı yeniden öğretmek gerekir.
 
İnfak ahlâkını kazanmanın yolu, dünya hayatı ve içindeki nimetlerin tamamının geçici ve insan hayatının çok kısa olduğunu düşünmek ve elindeki nimetleri paylaşmaktan zevk almaktan geçer.




[1] Bakara sûresi,  2/254.


[2] Bakara sûresi,  2/267.


[3] Al-i İmran sûresi,  3/9.


[4] Zâriyât sûresi,  51/19.


[5] Bakara sûresi,  2/268.


[6] Bakara sûresi,  2/254.


[7] Âl-i İmran sûresi,  3/92.


[8] Bakara sûresi,  2/261.


[9] İsrâ sûresi,  17/29.


[10] Bakara sûresi,  2/264.


[11] Bakara sûresi,  2/267.


[12] Âl-i İmrân sûresi,  3/92.


[13] Zâriyât sûresi,  51/19.


[14] Buhâri, Müslim.


[15] Müslim, Zekat, 92-93.


[16] Kur’an’da İnfak, N. Temel.


[17] Talak sûresi,  65/7.


[18] Bakara sûresi,  2/215.


[19] Ebu Davud, Zekat, 39.


[20] Kur’an’da İnfak, N. Temel.


BU YAZI AŞAĞIDAKİ WEB SİTESİNDEN ALINMIŞTIR:
http://www.islamahlaki.com/default.asp?kat_no=621

--

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder