7 Mart 2014 Cuma

NİHAT HATİPOĞLU - Şu evliliği beraberce kurtaralım

NİHAT HATİPOĞLU - Şu evliliği beraberce kurtaralım

HOCAMIN YAZILARI BİRAZ UZUN OLDUĞUNDAN BUNDAN SONRA ÜÇE BÖLÜP PAYLAŞACAĞIZ...


NİHAT HATİPOĞLU

Şu evliliği beraberce kurtaralım

1- Aile içinde şakalaşmayı ihmal etmeyin

2- Eşiniz için bakımlı olun.

3- Ailenizin yanında eşinizi sevindiriniz. Övün, saygıyla anın.

4- Evliliğinize hiç kimseyi karıştırmayın. Etraftakilerin sözleriyle hareket etmeyin. Problemi evde çözün.

5- Aşırı kıskançlık duygusuyla bakmayın.

6- Sadece kendinizi haklı görmeyin. Bazen eşinizin de haklı olabileceğini düşünün. Ona fırsat verin. Sorun. Danışın.

7- Eşinizin akrabalarına saygı gösterin.

8- Eşinizin kusurunu örtün. Ortalıkta konuşmayın. Münasebetsizliği bile olsa kapatın. Eleştirmeyin ortalıkta.

9- Bazen eşinize beklemediği sürprizler yapın.

10- Sırlarını saklayın. Özeli hiç konuşmayın. Aile mahremiyeti, en önemli mahremiyettir. Kimseyi ortak etmeyin. Ortak olmak isteyen boşboğazlara müsaade etmeyin.

11- Eşinize bazen isabet ettiğinizi söyleyin.

12- Kibar ve nazik olun.

13- Eve girerken gülümseyin. Dışarıdakini dışarıda bırakın eve sıkıntı taşımayın.

14- Sinirlenince sükûneti koruyun.

15- Evde, çocuk bakımında eşinize yardımcı olun.

16- Onu sevdiğinizi söyleyin. Eşinize bazen bugün daha güzelsin deyin. Bunu demekle kıyamet kopmaz.

17- Ona güvenin.

18- Helal rızık yedirin.

19- Tatile eşinizle gidin. Lokantada yemek yerken bile ailenizle yiyiniz.

20- Ev işinde yardımcı olun.


Bunları deneyin. Çünkü yıldan yıla, hazımsızlığımız, umutsuzluğumuz ve boşanmalarımız çoğalıyor. Basit bir sebepten dolayı boşanmak, kâinatı yıkmak gibidir.

 

NİHAT HATİPOĞLU - Kalbiniz hâlâ ürpermeyecek mi?

NİHAT HATİPOĞLU - Kalbiniz hâlâ ürpermeyecek mi?

HOCAMIN YAZILARI BİRAZ UZUN OLDUĞUNDAN BUNDAN SONRA ÜÇE BÖLÜP PAYLAŞACAĞIZ...


NİHAT HATİPOĞLU



Kalbiniz hâlâ ürpermeyecek mi?     

 
Kendimizi cennetin ortasında zannediyoruz. Cennetin bileti elimizde sanıyoruz. Kendimizle Allah arasında hiçbir perde yok zannediyoruz. Sanki yüce Allah her istediğimize anında cevap verecek. Sanki karar veren biz, kabul eden Allah olacak. İnancımız sahabenin inancına benzemiyor. Diğer Müslümanları hor ve hakir sayıyoruz.
 
Kendi mürşitlerimiz dışındaki mürşitleri, hocaları, üstatları adam yerine bile koymuyoruz. Üstadım benden razı oldu mu Allah da razı olacak! Öyle zannediyoruz. Böyle iman ediyoruz. Nasıl bir inançsa bu? Sanki benim razı olduğumdan Allah da razı olacak. Sanki Allah'tan ahit almışız. Söz almışız. Bu nasıl bir dini anlayış, nasıl bir bakış anlamak mümkün değildir.
 
Müslümanların önemli bir kısmı, belki birkaç yüzyıldan bu yana bu sakim, güdük, eksik ve aldatıcı anlayışa saplandılar. Bundan ötürü de tahammülleri kalmadı. Başkasını insan yerine koymadılar. Kendi üstadının, büyüğünün rızasını Yüce Allah'ın ve Resulünün rızasından üstün görmeye başladılar. Başkasının dini tebliğine bile yan gözle baktılar. Belki kendilerinin dışındaki Müslümanları 'müellefe- i kulub' gibi gördüler. Yani, İslam'a yeni giren Müslüman namzedi, yarım yamalak Müslüman. Bu nasıl bir nefis kabarması, nasıl bir azgınlıktır bilinemez. 
 
 
................................
 

Hz. Enes (r.a.) diyor ki; Hz. Peygamber'in (s.a.v.) peygamberliğinin 17'nci yılında Hadid Suresi'nin 16'ncı ayeti indi. Bu ayet bizim İslam'a girişimizden yıllar sonra inmiştir.
 


Sahabe arasında gülüşmeler, mizah yollu rahatlık ve rehavet çoğalınca şu ayet indi:


"İman edenlerin Allah'ı zikretmekten ve inen Kuran'dan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi?
 


Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar, onların birçoğu fasık kimselerdir."
 


Bu ayet sahabeye iniyor. İçlerinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bulunduğu insanlık tarihinin en ciddi ve hassas cemaatine iniyor.
 


Kuran-ı Kerim bu büyük cemaati sarsıyor. Ürpertiyor. Hâlâ kalpleriniz ürpermeyecek mi diyor.
 


Onların duruşunu Yüce Allah beğenmiyor. Yeterli görmüyor. Bir anlık gülüşlerini veya rahatlıklarını eleştiriyor. "Kalplerinizin ürperme zamanı gelmedi mi" buyuruyor.
 


Onları fasık olmakla tehdit ediyor.
 


Fasıklara benzemeyin diyor. Bedir'de şehit vermiş, Uhud'da göğsü yarılmış sahabeye bu ayetler iniyor. Evini, bağını bahçesini terk edip Medine'ye sığınan iman insanlarına söylüyor. Sıradan insanlara değil. Uluorta bir cemaate demiyor bunları, sahabeye diyor bu ağır cümleleri. Şimdi her Müslüman'ın, hiçbir grup ve cemaate bağlantısı olmayan kendi başına yürüyen veya bir gruba, tarikata, cemaate, meşrebe bağlı her Müslüman'ın bu ayeti yeniden okuması lazım. Bir daha bir daha.
 


Sahabeyi bile Yüce Allah böylesine silkelerken ya biz kim oluyoruz da; hikmeti Rabbani'yi, nusreti ilahiyi ve cenneti me'va'yı kapımızın önünde görüyoruz. Bunun adı sorumsuzluk ve İslam'ı az bilmek değil de nedir Allah aşkına.

..................

 

6 Mart 2014 Perşembe

Ah vefa nerede kaldın!

Ah vefa nerede kaldın!




Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek nadirattan ve hatta mümkün değildir.
 
 
Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler, kıskançlıklar ise onu bir lâhza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider.


Vefayı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Eksik olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefadan bahsetmek bir hayli zordur. Konuşurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesûliyetlerin ağırlığını hissetmeyen ikiyüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimâl vermek, sadece bir aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifadesidir.


Evet, vefasıza güvenen er geç iki büklüm olur. Onunla uzun yollara çıkan yolda kalır. Onu rehber ve rehnümâ (yol gösterici) tanıyanların gözü, daima hicranla dolar.


‘Vefa umarken ondan
Doldu gözüm hicrandan
Kaldım yaya dermandan..’


Fert, vefa duygusuyla itimada şâyân olur, yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet, bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet, kendi teb’asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten ne emniyet vaat eden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu; yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb’aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı câmitler gibi. Üst üste ve iç içe olsalar bile...


Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.

***

Vefaya susamış neslimizin vefa düşüncesinin korunması dileğiyle...


‘Vefa yok, ahde hürmet hiç... Emânet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hiyânet, mültezem her yerde, hak meçhûl!
Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş.’ (Mehmet Akif)


Ah vefa, nerde kaldın! Bıktık şu her gün birkaç defa yemini bozup ahdinden dönenlerden.

Her sözü mübâlağa, her davranışı sun’î nâmertlerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!..

Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!..

Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsali er oğlu erler!..

Nerdesiniz bir vefa uğruna harap olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!..

Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sînelerimize!..

Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sînelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın!

Gelin, gelin de şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtarın!..


Muhammed Fethullah Gülen


Medine'nin Gülü

Medine'nin Gülü
 
 
Ben bu Rabbimizin eserlerine şaşırıyorum.
Toprağa küçücük bir fidan ekiyorsunuz.
Üzerine de hayvan pisliği gübre atıyorsunuz...
Ortaya harkulade renklerde güller ve enfes bir koku çıkıyor.
Herşeye madde gözüyle bakanlar şöyle demesi gerekmez mi?...

Acaba bu renkler ve kokular topraktan mı, gübreden mi?
***

 Bilim adamları koku hakkında yeni keşfededursunlar, biz Evliya Çelebi’ye kulak verelim.

Meşhur seyyahımızın seyahat macerasına nasıl başladığını bilmeyenimiz yoktur. “Seyahatname” adlı eserinde, o meşhur rüyasını naklederken anlattıkları ise oldukça ilginç.

Rüyasında Eminönü, Zindankapı’daki Ahi Çelebi Camii’ndedir. Reisi, Rasulullah s.a.v. olan ruhani bir meclistedir.

“Hz. Peygamber aleyhissalatu vesse-lam’ın eli zağferen ve gül gibi kokardı. Fakat diğer peygamberlerin elleri ayva gibi kokardı. Hz. Ebubekir’in elleri kavun gibi kokardı. Hz. Ömer’in elleri amber kokusu gibiydi. Hz. Osman’ın menekşe gibi kokusu vardı. Hz. Ali’nin kokusu yasemin gibiydi. İmam Hasan, karanfil gibi; İmam Hüseyin, beyaz gül yaprağı gibi kokardı. Allah onların hepsinden razı olsun. Bu hal üzere mecliste bulunanların hepsinin mübarek ellerini öptüm.”

Ne zaman ne de mekan uzaklığı manidir sevilenlerin kendilerine has kokularını duymaya. Rasulullah s.a.v.’in, Yemen’de olan Veysel Karanî’nin kokusunu duyduğunu haber verdiğini biliriz. Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere Hz. Yakub’un, oğlu Hz. Yusuf’un gömleğini getiren kafile henüz Mısır’dan ayrılmaya başlar başlamaz Hz. Yusuf’un kokusunu 80 fersah uzaklıktan duyduğunu da…

Terlese, güller olurdu terleri

Süleyman Çelebi, Mevlid’inde böyle tavsif ediyor Nebiy-yi Zişan Efendimiz’i ve hakikat de öyle idi. Hiçbir güzel koku sürmese dahi kâinatın en güzel kokusu yayılırdı O’ndan. Medine sokaklarından geçtiğinde halk O’nun güzel kokusundan oradan Peygamber s.a.v.’in geçtiğini anlardı.

Hz. Enes b. Malik r.a., Rasulullah s.a.v.’in mübarek kokusu hakkında; “Rasulullah aleyhissalatu vesselam‘ın güzel kokusundan daha güzel ne misk ne de amber kokladım.” demiştir.

Bugün Medine-i Münevvere’de, Ravza-i Mutahhara’da Efendimiz’i ziyaret edenler de aynı şeyleri söylemiyorlar mı? “Biz orada duyduğumuz kokudan daha güzelini bugüne kadar hiç koklamadık.”

Fahr-i Kâinat s.a.v., bir çocuğun başını okşadığında o çocuk diğerleri arasında hemen fark edilirdi. Ashap’tan bu şerefe mazhar olup da o mübarek kokunun bir ömür kendilerinden gitmediğini bildirenler olmuştur.
***

 Ey kupkuru çölleri Cennet'e çeviren Gül;
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!.
Ey kupkuru çölleri Cennet'e çeviren Gül!


(M. Fethullah Gülen - Medine'nin Gülü şiirinden)

 
Allah'ım SÜBHANALLAH deyip sana secde edilir...
 
 



Asıl Vazifemiz Nedir?

Asıl Vazifemiz Nedir?
        
Mustafa Kolsuz
 
Asıl Vazifemiz Nedir?
 
Mustafa Kolsuz

 
İnsanın vazife-i asliyesi iman ve duadır.’
 

Lakin biz günlük hayatta dünya işlerine dalıyoruz. Ve günlük hayatta bizi yaratan, bize bu kadar ikramda bulunan Rabbimizin ismini anmaz hale geldik . 
 
Kimimiz sınavlara hazırlandığız kadar, 
 
Kimimiz işlerimize özen gösterdiğimiz kadar, 
 
Kimimiz kendimizi patronumuza kanıtlamaya çalıştığımız kadar.. 
 
Rabbimizin bizden asıl istediklerini yapamıyoruz. Peki nasıl olacak bu iş. Bu denklemde biraz sıkıntı var gibi. Yani biz insanoğlu fani, geçici, elbette son bulacak, kabrin arkasında beş para etmeyecek işlerle uğraştığımız kadar. Uhrevi yani ahirete bakan işlerimizle uğraşmazsak nasıl olacak ? 
 
Kainatın sahibi Cenab-ı Allah'ın hoşuna gidermi ? 
 
Asıl vazifemiz iman ve dua iken bunları bırakıp dünya işlerine dalmamız ? 
 
Bir işyerinde dahi patron işçisine verdiği bir vazifeyi yerine getirmediği nasıl kızar ve hatta nasıl işine son verir. Aynen öylede bizler insanoğlu olarak asıl vazifemizi yerine getirmezsek nasıl çıkarız Rabbimizin huzuruna ? 
 
Yüzümüz olur mu acaba Rabbi’miz  ‘Kulum ben seni bana iman ve dua et diye yarattım. Sen ise bana yüzünü çevirdin.’ dediği zaman. 
 
Ha bu arada asıl vazifemizi aksatırsak diğer vazifelerimizde aksar. Nasıl bir binanın temeli olmazsa çöker. Aynen insanda asıl vazifesini unutur, yerine getirmezse o insanda yerin dibine çöker. 
 
Bu arada yanlış anlaşılmasın dünyevi işlerimizide en güzel şekilde yapacağız elbette. Durduğumuz yerden hayatımızı sürdüremeyiz. Sebeplere müracaat etmeliyiz  Zaten ‘Esbaba teşebbüs bir nevi fiil-i duadır . ’ diyor Bediüzzaman
 
Dünyevi işlerimizin formülünüde veriyor aynı zamanda ; 
 
 
-Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı taktirde, fani dünyada bıraktığın eserlerede kıymet verme!
 
Rabbim bizleri asıl vazifemizinden şaşırtmasın. AMİN
                                                                                         
 
 
Tarih : 26.10.2013 Kaynak : Risale Ajans
 
 

5 Mart 2014 Çarşamba

Vav Harfinin derin manaları...

Vav Harfinin derin manaları...

Vav Harfinin derin manaları...
 

Özel tasarımcılığa olan ilgim, malumunuz... 

Biraz dikkatliyseniz, bu aralar yoğun şekilde takı ve aksesuarlarda, sizlerin de karşısına çıktığına inandığım, "Vav" harfinin, aslında çok daha derin manalar yüklenen sembolik anlamından, biraz dem vurasım geldi bugün:)

Özellikle Ebru ve Hat Sanatında sıklıkla kullanılan ve "secde eden insan"la teşbih edilen "Vav" harfi, inananların kulluğunu simgeleyerek, yaratıcısına en yakın olduğu hali betimliyormuş.
 
 
Bu sebeple kullanılan "Vav gibi olmak" tabiri; “kulluğunu bilmek ve secde etmek” anlamına geliyor.
 
 
 
Ayrıca "anne karnındaki cenin"e de benzetilen Vav harfi, Allah’ın Vahid ismini ve "bir" olduğunu da simgeliyormuş. 
 
 

 
  
Arapça’da en çok kullanılan bağlaç olarak, iki cümle ya da özneyi bağlayan ve Ebced hesabına göre Arap Alfabesinin 6. harfi olan Vav'ın, imanın 6 şartını temsil ettiğine de inanılıyor.


Bu konuda yaptığım tasavvufi anlam araştırmalarında en çok şu sözden, tüylerimin diken diken olduğunu belirtmek isterim:
 
"İnsan “vav” şeklinde doğar, doğrulunca kendini “elif” sanır. Hayatı boyunca hep iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün, ölür."
 
 
" Allah’a kulluğun manası “Vav”dadır. “Elif” uluhiyetin (ilahilik sıfatının, Tanrılık vasfının) ve ehadiyetin ("bir"liğinin) simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi, “Elif”le başlar. “Elif”; kainatın anahtarı ise, “Vav” kainatın kendisidir."
 
 
 

Fânî Sermaye

​​

Fânî Sermaye
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hâl böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” (Enbiyâ, 1)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Geçmiş ümmetlere nisbetle sizin dünyada kalışınız, ikindi namazı ile güneşin batımı arasındaki vakit kadardır.” (Buhârî, Mevâkît, 17; Tevhid, 31, 47)

--

HİKAYE: Kralın 4 eşi

HİKAYE: Kralın 4 eşi


Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralının 4 eşi varmış. Kral en çok 4. eşini severmiş, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.

Kral 3. eşini de çok severmiş. bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.

2. Eşini de severmiş kral. kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.

Kraliçe olan 1. eşiymiş kralın. onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral 1. eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayanlız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği 4, eşine ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net “mümkün değil ” olmuş.

“Hayatım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?”  sorusuna 3, eşi “hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim” diye yanıtlamış.

Kral bir kez daha yıkılmış.

“Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin, bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?” talebine karşı 2. eşinden; “Bu sorunun için hiç bir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım” karşılığını almış.

Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral 1. eşinin sesi ile irkilmiş. “Nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim”

“Ah!” diye inlemiş kral; “keşke bir şansım daha olsaydı…. ”


Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz:

4. eşimiz vücudumuz; Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.

3. Eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.

2. Eş ailemiz ve dostlarımızdır. tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.

1. Eş ise ruhumuzdur.

***

“Namazda, ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir râhatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir.”  (Said Nursî)

Mesleğiniz Nedir?

Mesleğiniz Nedir?
 
Ahmed Şahin Didin                
 
Mesleğiniz Nedir?
 
Ahmed Şahin Didin
 
 
 
Her şeyi ile mükemmel bir dünyada yaşıyoruz ve her şey o kadar faydalı bir biçimde yaratılmış ki, o kadar yerli yerine konulmuş ki hatta hastalık ve musibet’in bile insana faydası var.Yani olumsuzlukların  bile insana faydasının dokunduğu bir hayat yaşıyoruz İmam Gazali’nin dediği gibi ‘’Bundan daha güzeli olamaz’’Yani yerin en alt katındaki bir mahluktan yıldızlara kadar her varlık kainat fabrikasında yerini almış,vazifesini üstlenmiş.
 
Harika bir sanat eseri olan insanda en şerefli noktaya oturtulmuş.Bu vazifeli varlıklardan birinin vazifesini terk etmesi sistemde  olumsuz etkiler oluşturduğu halde insanın vazifesini terk etmesi imtihan gereği sisteme dokunmuyor fakat dediğim gibi İMTİHAN gereği aslında en büyük ve en önemli vazife insana düşüyor çünkü diğer varlıkların vazifesi kısacık Dünya hayatını alakadar ederken insan ise ebedi hayatının tesisini bu vazife neticesinde hazırlıyor.

 
Aslında insanın vazifesinde  İhmali,tembelliği veya isyanı  Başlıca Gafleti   Bu tesisin zararına oluyor.Hal böyle iken insanın bir gayesi ve bir maksadı olması gerekiyor.Kendimiz bu nimetlerin farkına varıp Şükründen aciz olduğumuz halde eda etmeye çalışıyorsak başkalarını da yönlendirmeliyiz.Yani sadece bilmemiz yetmiyor çevremizdeki insanlara da bu hakikatleri anlatmalıyız tabi önce bunu kendimize dava edinmeliyiz.

 
Kendimizi bir itfaiye eri gibi bilmeliyiz ve gaflet,dalalet  yangınana düşmüş en değerli varlık olan insanların kurtuluşu için çalışmalıyız.Hani güzel bir filmi arkadaşlarınızdan önce siz izlemişsinizdir ve dayanamaz hemen sahnelerini anlatma heyecanına kapılıp başlarsınız şurada şöyle dedi burada böyle yaptı vesaire Peki sizce diğer insanlardan önce okuduğunuz öğrendiğiniz bu hakikatler bir film sahnesi kadar heyecan vermiyor mu?Tabiki bu heyecanı önce bizim yaşamamız lazım 

 
Düşüncesi ne ise insan odur.İnsanın öyle büyük bir gayesi olmalı ki bu gaye onun tüm gününü doldurmalı hatta rüyalarını bile süslemeli ve hakikat uğruna hayatını bile feda edecek kadar değer vermeli davasına . Dediğim gibi her insanın bir gayesi olmalı ve o gaye bir olanın(Allahın)rızası olmalı

 
 
Değilmi ki Resulü Ekrem Efendimiz (a.s.v.) bir elime ayı diğer elime de güneşi verseniz  yinede bu davamdan dönmem diyor. Bizler böyle  bir peygamberin Ümmetiyiz  peki ona benzemek her alan da geçerli değimli? Sahabe efendilerimiz bu gaye için hayatlarını hiç düşünmeden feda etmedilermi? Bediüzzaman Said Nursi(r.a.)  "Gaye-i hayal olmazsa, enaniyet kuvvetleşir’’diyor demekki insan gayei hayalsiz ise sadece kendini ve rahatını düşünen bir varlık haline gelir.Bu ise ebedi hayatı için kuracağı tesisin yıkılması için yeterli bir sebeptir.

 
Öyle ki sahibüzzaman  Van kalesinden düşerken bile Davam demiştir. Yani gaye-i hayali hayatını doldurmuştur.Kendisine mesleğin nedir diye soran savcıya cevaben Mesleğim iman kurtarmaktır demiştir.Öyle ise bizler önce davamızı bilip ona göre davranmalıyız .

Davamızı her sebebi vesile kılıp her yerde ve alanda anlatmalıyız diye düşünüyorum

 
 
İşimiz ne olursa olsun Mesleğimiz iman kurtarmak olsun kendi imanımızı sevdiklerimizin sevmediklerimizin tanıdığımız ve tanımadığımız insanların imanını kurtarmak olsun….
 
 
Dua ve selam ile….
 
 
Tarih : 27.02.2014 Kaynak : Risale Ajans
 
 

4 Mart 2014 Salı

Zarif Gönüller

​​

Zarif Gönüller
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında, (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler).” (Furkân, 63)
Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir.” (Tirmizî, Birr, 63)

--

Ahmed Şahin - İslam’da komşuluk haklarının önemi


Ahmed Şahin - İslam’da komşuluk haklarının önemi



aile-sağlik Yazarlar Ahmed Şahin

İslam’da komşuluk haklarının önemi

 
 
İslam’da komşuluk hakları, hakların en önemlilerindendir. Bu konudaki uyarılar oldukça düşündürücüdür. Çokça dikkate verilen tespitlerden biri de şu misaldir. Sahabeden Abdullah ibni Ömer (ra), bayramda kurban kesen hizmetçisine dedi ki: Kestiğiniz kurbanın etinden komşumuz olan Yahudi’ye de vermeyi ihmal etmeyin!
 
 
Bu tembihini birkaç defa tekrar edince hizmet eden genç: Neden bu kadar ısrarla tembih ediyorsunuz ki, dedi?  Nihayetinde komşumuz olan bu kimse bir Yahudi’dir.
 
 
Bunun üzerine Resûlullah’ın (sas) sünnetine olan bağlılığıyla bilinen Hazreti Abdullah, “Sakın dedi, Yahudi diye komşuluk hakkını hafife almayasın. Çünkü biz Resûlullah’tan (sas) komşu hakkının önemi konusunda o kadar çok ikazlar aldık ki, neredeyse bu gidişle bir komşu öteki komşusunun malına mirasçı olacak galiba diye düşünmeye bile başladık. Sakın ihmal etme, Yahudi de olsa komşu hakkını ver!”
 
 
Demek ki, sosyal olayları farklı yorumlayan komşularımızın hakları şöyle dursun, farklı dinde olan komşuların dahi komşuluk hakları ihmal edilemez, basit görülüp de umursamazlıktan gelinemez. Komşu hakkı, annenin evlat üzerindeki hakkı gibidir çünkü.
 
 
Nitekim önemli bir irşad eseri olan Tenbih’ül Gafilin’de komşunun komşu üzerindeki hakkına dikkat çekilirken şu ifade kullanılmaktadır:
 
 
-Komşunun komşu üzerindeki hakkı, annenin evladı üzerideki hakkı gibidir!..
 
 
Öyle ise komşu haklarımıza dikkat etmeli, sosyal olayları bizim gibi yorumlamadıklarından dolayı darılıp da komşularımıza yabancı kimseler gibi soğuk bakma hatasına düşmemeli, kardeşlik bağımızı hep sıcak ve sevimli tutma mükellefiyetimizi unutmamalıyız.  
 
 
Neden bu kadar önemlidir komşu hakları? Çünkü bir ülke halkı komşulardan oluşur. Komşular birbirlerine karşı saygılı, hürmetli olur da, kardeşliklerini korurlarsa, ülke halkı da birlik beraberliklerini korur, saygılı ve hürmetli olurlar. Dış güçler onların arasına sızıp da komşuları birbirlerine karşı hale getiremez, ülke halkı arasına ayrılık gayrılık duyguları atıp da kardeşliklerini bozamazlar.
 
 
Onun için komşu hakkı konusundaki ikazlar, hep önde tutulmuştur tarih boyunca.
 
 
Maneviyat büyüğü İbni Mukaffa, borç verdiği komşusunun evini satılığa çıkararak borcunu ödemeye mecbur kaldığını duyunca, hemen müdahale ederek der ki: Bana olan borcunu komşu hakkının bir gereği olarak tümüyle bağışlıyorum, sakın evini satıp da evsiz kalmayasın!.. Sonra komşu hakkını gözetmeyen vefasız komşu durumuna düşeriz Allah korusun.
 
 
Komşuya karşı gösterilmesi gereken fedakârlığın derecesini Ebu Zer Hazretleri de şöyle ifade etmiştir:
 
 
Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bana komşu hakkının önemini bildirirken buyurdu ki:
 
 
- Ya Eba Zer! Pişirdiğin çorbanın suyunu çok kat ki, komşularından o çorbadan mahrum olanlara da ikramda bulunasın da, sadece kendi nefsini düşünen cimri komşulardan sayılmayasın!..  
 
 
Âişe validemiz ise hangi komşunun hakkının daha önde geldiğine ait sorduğu sorusunu şöyle ifade eder:
 
 
- Dedim ki, ya Resûlallah! İki komşum var. Birisinin kapısı bana bakıyor; çok yakın; diğerinin kapısı başkasına bakıyor, biraz uzak. Pişirdiğim yemekten ikisine de göndermek istiyorum, ancak bazen ikisine de yetmiyor, birine göndermekle yetinmeye mecbur kalıyorum. Hangi komşumun hakkı daha önce gelir acaba?
 
 
Buyurdu ki: ‘Kapısı sana en yakın olan komşunun hakkı, en önde gelen haktır! Önce yakınında olan komşunun hakkını ödemeye bak!..’
 
 
Evet, bizler komşularımızla birlikte yaşarız hayatımızın varlık ve yokluklarını. Rabb’imiz koymuştur bu kanunu bize: Buyurmuş ki:
 
 
- Müminler kardeştirler! Öyle ise kardeş kardeşten komşuluk haklarını yok sayıp da ayrılamaz. Ülkenin birlik beraberliğinin, komşuların birlik beraberliğinden başladığını unutup da kum taneleri gibi savrulup parçalanamaz.