11 Ocak 2016 Pazartesi

Kimlere defteri sağdan verilecek?

Kimlere defteri sağdan verilecek?

 
Hüseyin Gültekin - [İslami Hayat]

h.gultekin@meydangazetesi.com.tr
08 Ocak 2016, 08:00

Cenab-ı Hak, İnşikâk suresinde şöyle buyurur: “Hesap defteri sağdan verilen kimsenin hesabı kolayca görülür ve ailesine sevinç içinde döner.”
 
Kitabı sağdan verilen, bir yönüyle kendisine bereketle, hayırla yaklaşılan demektir. Bunlar, hayatlarında daima hayırla hareket etmişler, hep ahirete kilitli yaşamışlardır. Hayatlarını bu şekilde geçirmelerine karşılık, kitapları da hayır ve bereketle verilir.

İnsanın amel defteri bu manada sağdan veriliyorsa orada katiyen kolay bir hesap görecektir. İşin içinden hemen, şipşak sıyrılıp çıkacaktır Allah’ın izniyle.

Kitabının içinde belki küçük günahlar da olacak; bazen düşmüş, sürçmüş, şeytanın vesvesesine gelmiş olacak ancak büyük günah işlememişse “sen geç” deniliverecek.

Hiç beklemediği, kolay bir hesaba çekilen insan sevinç ve neşe içinde ehline dönecek. O ana kadar “başıma ne gelecek” endişesiyle tir tir titrerken kolay bir hesapla geçiverince, birden bire değişecek ve adeta her tarafından sevinç dökülecek.

Kolay bir hesap için…


Kolay bir hesaba maruz kalmanın dünyevi vesilesi, sıratı dünyada geçmek, yani, sırat-ı müstakimi yaşamaktır. Burada insan, hayatını, iradesine bağlı geçirir, Allah’ın muradına uygun şekillendirirse orada sıratı geçme, mizanı aşma ve aynı zamanda kolay bir hesap da onun için takdir edilmiş olur…

Ayrıca dünyada bazı şeyleri çekenler, ıstırap ve elemleri burada yaşayanlar, korkulu halleri burada atlatanlar, o taksiti burada ödeyenler ötede emniyet ve mutluluk içinde olurlar. Kudsî hadisin ifadesiyle, Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem.”

Organ nakli caiz midir?

Organ ve doku nakli konusunu doğrudan ve dolaylı olarak ilgilendiren ayet ve hadisleri değerlendiren günümüz âlimlerinin genel kanaati, naklin en son çare olarak yapılabileceği yönündedir. Zaruret halinde organ naklini caiz gören âlimlerimizin düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz:

1 “Bir insanın yaşamasına vesile olmanın bütün insanların hayatına vesile olmak manasına geleceği” (Maide Suresi, 5/32) prensibinden hareketle caizdir demişlerdir.


2 İslam’ın kolaylık dini olmasını göz önünde bulundurmuşlardır.

3 Kan nakli bugün caiz görülüyorsa organ nakli de insanın hürmetine uygun hareket etmek şartıyla caizdir mantığı da yürütülmüştür.

4 Organını bağışlayan kişi, organını verdikten sonra yaşayamayacaksa buna katiyen cevaz verilmemiştir. Çünkü bir canı kurtaralım derken diğer cana kıymak caiz değildir.

5 Hayatta olan birinin, böbrek veya gözlerinin birini bağışlaması o şahsın iznine tabidir.

6 Organ nakli yapılmadan evvel, konunun uzmanlarında hastanın bu tedavi ile iyileşeceğine dair güçlü bir kanaatin bulunması gerekir.

7 Nakli yapılacak organ bir ölüden olacaksa, ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayı alınmalıdır.


Diğer yandan organın alınması, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş olmalıdır.

Ancak unutulmamalıdır ki bu görüşlere karşı deliller getirerek temkinli yaklaşımlarını ortaya koyan ve organ nakli konusunu daha tedbirli ele alan âlimlerimiz de mevcuttur. 

 
 
 
 

10 Ocak 2016 Pazar

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-98

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-98

SEVGİLİ EFKAN HOCAM Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

SEVGİLİ EFKAN HOCAM , YAZIDAKİ KONULARI VE ÇOK KIYMETLİ TAVSİYELERİNİ MADDELER HALİNDE ÖZETLEMİŞ AŞAĞIDAKİ YAZININ SONUNDA...

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...


Sevgili Efkan hocam benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın -inşallah- salih bir kuludur.

http://celal1973.blogspot.com.tr/2013/03/trabzonlular-genelde-pozitif-insanlardr.html
Efkan hocamı anlattığım 2013'teki yazıyı okumak için resme tıklayınız

Benim namaza başlamama -oturarak teyemmümle nasıl kılacağımı öğreterek ve namazın önemini anlatarak- vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

YALNIZ ŞUNU BELİRMEK İSTİYORUM. BEN BUNLARI YAYINLARKEN EFKAN HOCAMA HEP ŞUNU DEMİŞİMDİR:

HOCAM UTANIYORUM, İNŞALLAH BİRGÜN VUSLAT OLUNCA BUNLARI YAYINLAMAN DAHA GÜZEL OLMAZ MI?

OLSUN CELAL MERAK ETME, SEN ÖLÜRSEN YİNE YAYINLARIM... DİYOR.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-98/Blog/?BlogNo=519233


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-98

Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-98
 
 

Celal ÇELİK ’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini, sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını gözden geçirerek kısa ve öz olarak sizlere sunmaya devam ediyorum.

Neden Kitap Yazıyorum?

Bunun cevabı aslında çok basit; Benden geriye faydalı bir eser kalması için, böylelikle ölünce amel defterimin kapanmaması için, bu kitabı yazıyorum.

Buna, şu anlatacaklarımı öğrendikten sonra karar verdim.

Ebu Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu:

"İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer.

Şu üç şey bundan müstesnadır:

1- Sadaka-i câriye, (okul, cami, hastane, köprü, aşevi, vs… yaptıran)

2- istifade edilen ilim, (faydalı kitap yazan, buluş, icat, öğrenci yetiştirmek, vs… )

3- kendisine dua eden hayırlı evlat."(Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi, Nesâî)

Evet ben zengin değilim ki, cami, okul, hastane, vs. yaptırayım.

Artık evlenemem, şimdi yatalağım, çocuğum da olamaz.


Evet ben bu hadisi belki on yıl önce okudum, nedenlerden biri buydu, ama kitap yazma kararını vermemi sağlayan asıl şey şuydu:

Hastalığımın adı Friedreich Ataksisi. 1860 yılında keşfeden alman doktorun adıyla anılıyor. Bu hastalığın nedeni bilinmiyor, sürekli ilerliyor ve dolayısıyla bir tedavi de yok.

Beyincikteki hücreler yaşlanıyormuş. Öyle demişti doktor. Beyincik, beynin alt bölümünde vücudun güç ve denge koordinasyonunu sağlayan bir organımız…

Yani, his ve görünüm olarak normal insanlardan farkımız yok. Ama beyincik hücreleri sürekli yaşlandığı için sanki yüz-yüzelli yaşındaki insan gibi güçsüz ve dengesiziz. Belki daha yaşlı…

Yani biz Friedreich Ataksisi (FA) hastaları, hızlandırmalı eğitim derler ya, hızlı yaşamış ve çabucak yaşlanmış oluyoruz. O yüzden kendimi ölüme yakın hissederdim.

Tabi ölüm saatini ancak Allah bilir. Bazı ülkelerde 60 yaşını aşkın FA hastaları var.

Bunları öğrendikten sonra, yukarıdaki hadisi hatırladım ve yazının girişinde belirttiğim gibi, benden geriye faydalı bir eser kalması ve ölünce amel defterimin kapanmaması için, bu kitabı yazmaya karar verdim.

Aslında bu bilgileri 7-8 yıl önce öğrendiğim için hayatımı anlattığım minik bir kitapçık yazmıştım, hatta sayfamda da paylaşmıştım. Faydalıydı, yazılarını okudukça namaza başladım, diye mesajlar alıyordum çünkü.

Zaten bu yüzden blog sayfama yazılar yazıyorum. Şimdi ise, böyle bir kitabı yazıların özetini de hayat hikayemle harmanlayarak yazma kararı verdim, çünkü 40’lı yaşlardayım.

Kitap hakkında duyuru!
Şu an kitabı bitirdim sayılır. Fakat birkaç ay düzetmelerle uğraşacağım. Allah ömür verirse, kitabı yayınevlerine basılabilirliğini sormak için göndermeden önce sizlerle paylaşmak niyetindeyim...

Kitabı rahat okunması için üç kısıma ayırdım. Giriş, gelişme, sonuç.

Bu üç kısmı da kendi içlerinde bölümlere böldüm. Mesela, giriş kısmı 13 bölümden oluşmaktadır. Her bölüm de alt başlıklar halindedir. Yani okuması gayet kolaydır.

Kitap 41 bölümdür. Her hafta Pazartesi, Çarşamba, Cuma olmak üzere haftada üç bölüm yayınlayacağız Allah nasip ederse…

Facebook, Twitter ve Türk- Bilgi Grubunda blog sayfamda kitabımın o gün yayınladığım bölümünün linkini paylaşacağım.

Yılbaşından sonra, Ocak 2016’da başlayacağız, Nisan ortasında bitecek inşallah…

Sevgili Celal ÇELİK’in yazılarından özetleyerek yukarıda sunduğum yazı ışığında aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız mümkün olabilir:

1- Amel defteri kişinin ölümüyle kapanır. Ancak, hayır kurumu yaptıranlar, faydalı eserler bırakanlar, öğrenci yetiştirenler ve kendisine dua eden hayırlı evlat bırakan kimselerin amel defteri kapanmaz.

2-Sevgili Celal ÇELİK, amel defterinin kapanmaması için yazılar yazıyor ve kendi hayatını anlattığı “İçimdeki Bitmeyen Özlem” adıyla hazırladığı kitabıyla insanlara faydalı olmak adına vefatından sonra amel defterinin kapanmamasını arzulamaktadır. İnşallah kitabı hayırlara vesile olur.

3-Celal ÇELİK, kitabını internet ortamında elaktronik olarak bugün itibarıyla yayınlamaya başlamıştır. Kitabını blog sayfasında

http://icimdekibitmeyenozlem.blogspot.com.tr/ adresinde Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri bölüm bölüm yayınlayacaktır.

4-41 Bölümlük kitap yayınlandıktan sonra, inşallah sizlere kitap hakkında geniş bilgiyi burada sunacağım.
 
Efkan Vural


 (Devam edecek)
 
 
 
 

Güzel bir şiir

Güzel bir şiir



AŞK


Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür;
Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.
 


9 Ocak 2016 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Tutumlu olmak, ‘sebeb-i bereket'tir!

Hekimoğlu İsmail - Tutumlu olmak, ‘sebeb-i Bereket'tir!


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

Tutumlu olmak, ‘sebeb-i bereket'tir!


İktisat, istenen şeyi iyi bilmek manasına gelir. Yani ihtiyaca cevap verir. Mesela denizler dolu su fakat balık ihtiyacı kadar içer, kök toprakta gıda arar fakat ihtiyacı kadarını alır.

Her şey nizam içindedir. Kar fazla yağmış, ağustosun sıcağını bekliyor; dağlardaki, derelerdeki karlar eriyecek, arazi sulanacak. Bu nizamı koyan Allah'tır.

Görüyoruz ki kâinat kitabında israf yok! Mesela sebzeler, meyveler, ağaçlar bir tek tohumdan yaratılıyor. Bir tek buğday tohumu başakta on tane oluyor. Bir balık senede yüzlerce yumurta bırakıyor. Bir pamuk çekirdeğinden bir çuval pamuk elde edilirken, bir incir ağacı tohumundan binlerce incir yetişiyor. Allah, kullarına lazım olan her şeyi bol bol yaratıyor; dikkat ediniz, üretirken tutumlu, verirken cömert.

Her şey insanlar için yaratılmıştır. Amma günümüzde insanlar, zaruri olandan çok zaruri olmayan harcamalar yapıyorlar. Çevrenize dikkat edin; ne çok tatlıcı, kuru yemişçi, mobilyacı var! Çarşıya, pazara gitmek, alışveriş yapmak, bir şeyler almak insana zevk verir. Reklamlar mal almaya imrendiriyor ama ekseri, “Aman ne iyiymiş...” diye aldığı mal ona hiç de gerekli değil. Dolayısıyla israf, gelir-gider dengesini bozduğundan herkes satın alamadığı şeyin fakiri oldu. Eşler gece gündüz çalışmak zorunda kaldı. Böylece ilim ve ibadetlerden uzaklaşıldı. Öyle evler var ki, mobilyalardan namaz kılacak yer bulamadım.

Hâlbuki İslamiyet, paraya, mala, sokağa, çarşıya, pazara müdahale eden bir dindir. Kur'an-ı Kerim'de, “Onlar harcadıkları vakit cimrilik de israf da etmezler.” buyrulmuştur. Tasarruf, geniş daireden dar daireye çekilirse tutumluluk olur. Tutumluluk, hayatı bereketlendirir, kolaylaştırır; gideri gelirinden azsa, o şahıs mal mülk sahibi olur inşallah.

Tarihe baktığımızda peygamberlerden evliyalara, âlimlere kadar tüm İslam büyüklerinin bütünü tutumlu kişilerdir. Peygamber Efendimiz (sas), akan bir nehir üzerinde abdest alsak bile israf etmememiz gerektiğini bize bildirmiştir.

Hollanda'da küçük küçük tepeler gördüm. “Bunlar nedir?” diye sordum. Hollandalı bir arkadaşım güldü; “Sonbaharda yaprakları toplar, bir yere yığarız. Üstüne de toprak çekeriz. Onlar çürür, gübre olur. Bunları çiçek gübresi olarak ihraç ederiz.” dedi. Tutumlu insan fakirliğin çilesini hiç çekmez. Bazı şehirlerde çöpe atılan ekmekler akıllıca kullanılsaydı pek çok fakirin ihtiyacı görülürdü.

İnsanları fakir eden israftır. Bediüzzaman Hazretleri, bu hususla ilgili bir hatırasında şöyle buyurmuştur:

“Yıllarca evvel bir şehre geldim. Kış münasebetiyle o şehrin menâbi-i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, o zamanın müftüsü birkaç defa bana dedi; ‘Ahalimiz fakirdir.' Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş altı sene sonraya ka­dar, daima o şehir ahalisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Şehrin müftüsünün sözü hatırıma geldi.‘Fesübhanallah' dedim. Bu bağların mahsulatı, şehrin hacetinin pek fevkindedir. Bu şehir ahalisi pek çok zengin olmak lâzım gelir. Hayret ettim. Beni aldatma­yan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hatıra-i hakikatle anladım. İkti­satsızlık ve israf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menabi-i servetle beraber, o merhum müftü ‘Ahalimiz fakirdir' diyordu. Evet, zekât vermek ve iktisat etmek malda bittecrübe sebeb-i bereket olduğu gibi, israf etmek ile zekât vermemek, se­beb-i ref-i bereket olduğuna hadsiz vukuat vardır.”

Allah için tutumlu olmak bir ibadettir; sebeb-i berekettir.

İslamiyet, zenginliğe karşı değildir; zenginliğin kötü yönde kullanılmasına karşıdır. İslamiyet'te esas olan; herkesin ihtiyacı kadarını alması ve rahat bir hayat yaşamanın çarelerini bulmasıdır.
 
 
 
 

8 Ocak 2016 Cuma

Sürekli nefsinizi sorgulayın

Sürekli nefsinizi sorgulayın

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
01 Ocak 2016, 03:12


Bugün yeni yılın ilk günü. Yıl boyunca vazife ve sorumluluk şuuruyla yaşayabilmek için bugün istiğfar ve nefis muhasebesi (özeleştiri) üzerinde durmak istiyorum. Öyle âyetler vardır ki, insanları derin bir sorumluluk duygusuyla kuşatırlar. Bazen bir ayetin mânâsıyla hayatı değişen, sonsuz bir hüzne veya sevince gark olan, ağlayan, inleyen, kahrolan, hattâ ihtiyarlayan insanlar vardır.

“Fe’sda’ bimâ tü’mer” (Hicr: 94) âyetini duyunca, sadece belâgatine secde eden Arap edibleri vardı. Bazen bir âyet bir kişinin hidâyetine sebep olur. Bazen, “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir” (Hadîd:4) meâlindeki âyet, sizi târifsiz duygularla çepeçevre kuşatır.

Peygamberimizin (a.s.m.) mübârek arkadaşları olan sahabeler, her bir âyetin inişine bizzat şâhit oldukları için sonsuz derecede etkileniyorlardı. Bu yüzden her bir âyetin onlar üzerinde farklı bir tesiri, hayatlarında ayrı bir değeri vardı.

“Hud Suresi beni ihtiyarlattı”


Ayetler doğrudan doğruya Allah’ın ezelî ve ebedî kelâmı olduğu için, insanların ruhlarında, kalplerinde, akıllarında büyük inkılâplar yapıyordu.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” meâlindeki, “Fe’stekım kemâ ümirte” âyeti, Peygamberimizin, “Hud Sûresi beni ihtiyarlattı” demesine sebep olmuştur.

Nasıl ihtiyarlamasın ki? En küçük zerreden en büyük kürelere kadar bütün kâinatı kudret elinde tutan ezelî ve ebedî kudret sahibi Allah’ın bu hitabı, elbette insanın bütün zerrelerine kadar hükmedecek azametli ve haşmetli bir ifadedir.

Peki, Peygamberimiz (a.s.m.), ömür boyu “sırat-ı müstakîm=doğru yol” üzerinde olduğu halde böyle derse, biz âhir zaman Müslümanları ne yapmalıyız? Sürekli nefis muhasebesi yapmalı değil miyiz?

Başarıya karşı övünmek yanlış


  Nasr Suresi’nde belirtilen, “nusret, fetih, insanların dine bölük bölük girmesi,” Allah’ın lûtfu olduğu gibi, Peygamberimizin de (a.s.m.) bütün çilelere katlanarak ömrünü vakfetmesi neticesinde ortaya çıkan başarılardır. Bu ifâdelerden sonra insan, bir övgü veya takdirin geleceğini ümit etmektedir.

Bu beklenti içindeyken, hamd, tesbih ve istiğfarın emredilmesi, bizleri derinden derine düşündürmesi gereken bir durumdur. Bundan anlıyoruz ki, eğer bir kişi veya cemaat, İslâm dâvâsında başarıya ulaşırsa, bununla övünmemeli, kibre kapılmamalıdır. Çünkü hidâyeti yaratan, bize imkânlar sunan Yüce Rabbimizdir. Bizim yaptığımız, nihâyetsiz acz ve kusurumuzla “niyet ve talep etmek”tir.

Bize zafer ve başarı nimeti verdiği için Rabbimizi tesbih etmeli, O’ndan mağfiret dilemeliyiz; çünkü belki de daha ileri gidebilecek bir dâvâyı biz eksik ve kusurumuzla geriletmiş olabiliriz.

Bu sûreye kendimizi muhâtap ettiğimizde, sonsuz derece tesbih, tahmid ve istiğfara muhtaç olduğumuzu görürüz. Çünkü biz istiğfara Resûlüllah’tan (a.s.m.) çok daha muhtacız.

Günahsız peygambere istiğfar emri


Aynı azamet ve haşmeti, aynı dehşet ve ibreti Nasr Sûresi’nde görmek mümkündür. Bu sûrenin meâli şu şekildedir:

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğün zaman Rabbine hamd ederek Onu tesbih et ve Ondan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edicidir.”

Tefsirlerde bu sûrede geçen istiğfar ve tevbeden neyin kastedildiği uzun uzun anlatılmıştır. Burada mühim birkaç noktaya dikkat etmek gerekir.

Tevbe, günahlardan kesin bir şekilde pişman olup, bir daha işlememeye karar vermektir. İstiğfar ise, günahların bağışlanmasını istemektir.

Biz biliyoruz ki, bütün peygamberler gibi Peygamberimiz (a.s.m.) de günah işlememiştir. Tevbe ve istiğfar ise, günah için yapılır. Buna rağmen o, her gün yüz defadan ziyade istiğfar ettiğini belirtmiştir.

Müfessirler, bu âyetteki istiğfarın ümmeti için af dilemek mânâsında olduğunu da belirtmişlerdir. Ancak buradaki istiğfar emrinin doğrudan doğruya Peygamberimize (a.s.m.) yapılması ve sonunda, Allah’ın tevbeleri çok kabul eden olduğunun hatırlatılması mânidardır.

Burada, günahtan beri bile olunsa, tevbe ve istiğfarın bizâtihi ibâdet olduğu, Allah’ın her hâlükârda tevbe ve istiğfar edilmeye lâyık olduğu söylenebilir.

Ancak bu durumda bile bizim günahtan münezzeh olmayan, aksine sayısız günahlara giriftar olan insanların alacağı ders ve ibretler vardır.

http://www.meydangazetesi.com.tr/surekli-nefsinizi-sorgulayin-makale,2266.html


 

7 Ocak 2016 Perşembe

Camiler kadınlara uygun olmalı

Camiler kadınlara uygun olmalı

 
Cemil Tokpınar

c.tokpinar@meydangazetesi.com.tr
25 Aralık 2015, 04:25


Bir Ramazan ayında Sultanahmet Camii’nde ikindi ezanı okunuyordu. Caminin içi, avlusu, bahçesi ana-baba günüydü. Abdest almak için avlunun dış duvarında sıralanan musluklara gittiğimde ne göreyim? Büyük bir kısmında kadınlar abdest alıyordu. Musluklar erkeklere bile yetersiz kaldığı için mecburen sırada beklemeniz gerekiyordu. Asıl önemlisi, abdest alan kadınların tesettür sorunuydu.
 
Aslında kadınların abdest sorunu, ne Sultanahmet Camii’ne ne de Ramazan’a özel. Neredeyse birçok camide ve tüm zamanlarda kadınlar rahat ve tesettüre uygun olarak abdest alma imkânından mahrum. Onlar abdest almak için maalesef çoğu zaman tuvalete mahkûm.
 
Belki küçük şehirlerde kadınların abdestini evde alıp dışarı çıkması mümkün. Ancak uzun süre dışarıda bulunmak zorunda olan kadınların mecburen abdestini camide almaları gerekiyor. Ne var ki, bazı camilerde onlara uygun şadırvan yok. Camiler yapılırken kadınların abdest alacağı hiç düşünülmemiş. Son yıllarda yapılan bazı camilerde ise kadınlar için özel abdest yerleri bulunuyor.

Namaz için de yer sıkıntısı yaşanıyor


Kadınlar namaz kılmak için camilerde yer bulmakta da sıkıntı çekiyor. Bazı camilerde hanımlar için uygun bölümler hiç yok. Bir kısmında son cemaat mahallinde perdeyle ayrılmış eğreti yerler var. Kandillerde, Ramazan ayında bu problem daha da artıyor. Bayram namazında ise, tam anlamıyla “kadının adı yok.”
 
Ramazan ayında bilhassa Eyüp Sultan ve Sultanahmet gibi camilerde yer problemi had safhaya ulaşıyor. Eyüp Sultan’da kıldığım bir ikindi namazında avlunun bile dolup taştığını, namaz kılmak isteyen cemaatin, daha önce kılanların camiyi boşaltmasını beklediğini gördüm. Camiyi büyütmek mümkün olmadığına göre, çevre düzenlemesiyle bir çözüm bulmaya çalışmak gerekiyor. Söz gelişim iç ve dış avluların üzeri tarihî yapıyı bozmayacak şekilde kapatılıp o kısma halılar döşenerek daha düzenli cemaat yeri yapılması sağlanabilir. Böylece cemaat, kamet getirilirken bile plastik hasır serme telaşında olmaz. Eyüp Sultan’daki sorun, sadece Ramazan’a özgü değil. Başta cuma ve pazar sabahları olmak üzere hemen her vakitte yer problemi yaşanıyor.

Yeni camilerin planına alınmalı


Kadınların erkek cemaate göre az sayıda oldukları bir gerçek. Ancak az da olsalar bu ihtiyacın giderilmesi gerektiği gibi, camiye gitmelerini teşvik ederek çoğalmalarını da sağlamak gerekir. Onların camilere gelmeleri, vaaz ve cemaate katılmaları konusunda her ne kadar farklı görüşler bulunsa da, birçok fıkıh âliminin vardığı sonuç, cemaatle kılmalarının daha sevaplı olduğu yönünde.

Peki, kadınlar için özel abdest yeri olmayan camilerin sorunu nasıl çözülecek? Öncelikle yeni yapılmakta olan camilerin plânında bu hususun mutlaka düşünülmesi gerekiyor. Eski camiler için de iki çözüm var. Birincisi, kalıcı ve uzun vadeli çözüm olarak kadınlar için özel abdest yerlerinin inşa edilmesi. İkincisi ise, acil ve geçici bir çözüm olarak mevcut abdest yerlerinin bir perde veya paravanla hanımlara tahsis edilmesi. Kalıcı şadırvanlar yapılsa bile Ramazan’da ve kandil gecelerinde geçici çözümlere başvurmak gerekebilecek.
 
Bu konuda cemaatin ısrarlı bir şekilde Diyanet’i, ilgili müftülükleri ve cami görevlilerini, bilhassa cami derneklerinde çalışanları uyarması gerekiyor. Çünkü basit bir sorun olsa da bir türlü tam çözülemiyor.

http://www.meydangazetesi.com.tr/camiler-kadinlara-uygun-olmali-makale,2213.html
 

 

6 Ocak 2016 Çarşamba

Ahmed Şahin - Hatadan sonra kıble istikametli yoluna devam eden kurtulur!

Ahmed Şahin - Hatadan sonra kıble istikametli yoluna devam eden kurtulur!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Hatadan sonra kıble istikametli yoluna devam eden kurtulur!


Hemen hepimizin hedefi, kıble istikametli yolumuza sabır ve sebat içinde tökezlemeden devam etmek, bir sürçme ve düşmeye maruz kalmadan ilerlemektir.

Ancak imtihan dünyasındayız. Dengeli durmayı esas alan insanın da bazen ayağı kayabilir, dengesini bozabilir, hatta sürçüp düşebilir de. Böyle düşüşlerde mühim olan, ‘ben düştüm, artık ayağa kalkamam, kıble istikametli yoluma devam edemem' diye bir ümitsizliğe kapılmadan hemen toparlanıp ayağa kalkarak dengesini yine kurup kıble istikametli yoluna devam etmektir. Bu takdirde düşmenin sonucunda fazla hasar yoktur. Kalkıp kıble istikametli yoluna devam etmek söz konusudur çünkü. Düşmelerde tehlike şuradadır:

- Eyvah, ben dengemi kaybedip düştüm, artık ayağa kalkmam imkânsız, hatta benden istikametli adam da olmaz artık.. diye vesveseye kapılarak hedefine doğru yürüme azim ve aşkını kaybetmek!..

İşte tehlike böyle bir ümitsizliğe maruz kalmaktadır.

Halbuki Allah Resulü (sas) Efendimiz, sürçerek hata çukuruna düşenlerin tekrar dengelerini kurup yollarına devam etmeleri için uyarıda bulunarak buyurmuş ki:

- İnsanlar mutlaka hata yaparlar. Yani sürçüp düşebilirler. Ancak hata yapanların hepsi de şerli insan değildir! Hata yapanların da hayırlısı vardır. Onlar da hatalarından sonra tövbe istiğfar ederek kıble istikametli yollarına devam edenlerdir! buyurmuştur.

Demek ki insan bazen bilmeden, bazen de nefsine uyarak hata yapabilir, bu her şeyin mahvolması manasına gelmez, ümidin kesilmesini gerektirmez.

Çünkü hatasından dolayı pişmanlık duyup da dinî hayat ve İslamî hizmetlerine yine devam edenler, Efendimiz'in (sas) ifadesiyle, “hata yapanların hayırlısıdırlar”. Yeter ki, hatadan sonra ciddi şekilde üzüntü duyup pişmanlık hissetsin. Düştüğü yerde, benden adam olmaz artık, demeden kalkıp İslamî hayatına ve hizmetine aynı azim ve aşkla devam etsin!..

Bu konuda irşat eserlerinde şöyle ümit yüklü misaller de verilir. Nitekim bir adam, Hazreti Ali Efendimiz'e gelir:

- Ben yaptığım hatalarla mahvoldum, ne olacak halim? diye sızlanır. Hazreti Ali Efendimiz de:

- Mahvolacak zamana daha gelmedik, tövbe kapısı henüz kapanmamıştır, tövbe et, kıble istikametli yoluna devam et, kurtulursun, der. Ümitsiz adam ise ısrarlı:

- Benim günahım öyle büyük ki, tövbe ile filan affa uğrayacak gibi değildir, deyince İmam-ı Ali Efendimiz ümitsiz adamı düşündürme gereği duyarak der ki:

- Hiç düşündün mü, senin günahın mı büyük, yoksa Rabb'imizin affı mı?

Adam duraklar, elbette Rabb'imin affı büyüktür, der.

- Öyle ise der, rahmeti ve affı senin günahından büyük olan Rabb'imizin affından ümidini kesme de tövbe edip kıble istikametli yoluna devam et. Adam bu defa da:

- Ne zamana kadar bu tövbe, der?

- Tövbe ettiğin günahı terk edinceye kadar tövbe! diyerek son sözünü söyler.

Demek ki, bazen sürçüp düşmek insanlığımızın icabıdır. Ancak düştüğü yerde ümitsizliğe kapılıp kalmak insanlığın icabı değil, şeytanın verdiği vesvesenin sonucudur. Çünkü şeytan da sürçüp düştüğü çukurda kalmayı tercih etti. Rabb'imin rahmeti benim günahımdan büyüktür, deyip de dönüş yapmaya niyetlenmedi, düştüğü çukurda kaldı.. Ama Adem babamız Rabb'imin rahmeti kulunun hatasından büyüktür, deyip ümidini kesmeden istikametli yolunda sebat etti, Rabb'imiz de ona peygamberlik makamını layık gördü, insanlığın ilk mürşidi ve yol göstericisi liderliğine yükseltti.

Şimdi bütün bu net misallerden sonra sorabilir miyiz?

- Nasılsınız, sürçme ve düşmelerden sonra hemen kalkıp kıble istikametli yolunuza devam etme azim ve aşkınız tamam mı? Yoksa ben düştüğüm yerden kalkıp da kıble istikametli yoluma devam edemem vesvesesi hâlâ devam ediyor mu?

Unutmayın, vesvesede hayır olsaydı şeytanı kurtarırdı. Şeytan düştüğü çukurda kaldı, Adem babamız ise istikametli yoluna devam edip peygamberlik makamına yükseldi, bizlere böyle örnek vermiş oldu.

Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey kıble istikametli sabır ve sadakat yolcuları!
 
 
 
 

5 Ocak 2016 Salı

Ahmed Şahin - Zengin ile fakirin yaşadığı kış imtihanları!

Ahmed Şahin - Zengin ile fakirin yaşadığı kış imtihanları!


Ahmed Şahin
 
 
AİLE-SAĞLIK

 

Zengin ile fakirin yaşadığı kış imtihanları!


Kışın şiddetini artırdığı şu günlerde zengin de fakir de ciddi imtihandalar. Her tarafı karların kapladığı soğuk devrelerde kimi zenginler kış manzaralarıyla neşelenir, hatta hangi yüksek tepelerde nasıl bir kayak zevki yaşayabileceğini dahi düşünebilirler.

Ama daha temel kış ihtiyaçlarını temin edememiş, sıcak bir meskene dahi kavuşamamış yoksullar ise kış manzaralarını endişe içinde izler, çoluk çocuk donma tehlikesi mi geçireceğiz acaba, diye telaşla karşılar beyaz kış manzaralarını. Demek ki, böyle zor devrelerde hem zengin hem de fakirler imtihandalar.

İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan hepimizi düşündürmesi gereken mesaj yüklü bir misali birlikte okuyalım. Bakalım zengine de fakire de ne mesaj veriyor bu misal bir görelim.

Her tarafı karların kapladığı fırtınalı bir kış gününde havada uçuşan kar taneleri kara kargayı coşturmuştu. Çünkü sırtındaki sık ve kalın tüyler onu tam koruyor, soğuklar kalın tüylerle kaplı bedenine işlemiyordu. Bu yüzden konduğu ağacın dalından karla kaplı çevreyi keyifle seyrederken ötmesini de zevkle sürdürüyordu:

- Yağ yağ, konduğum dala çıkıncaya kadar yağ!. Halbuki hemen yanı başındaki dalda zayıf tüylü zavallı serçe de titreyerek sızlanıyordu.

- Yağma yağma, zayıflar var, zavallılar var!.. Bu sızlanış kara kargayı hiç mi hiç etkilemiyor, yine devam ediyordu konduğu dalda:

- Yağ yağ, konduğum dala çıkıncaya kadar yağ!.. Manzara zevki kargayı coşturmuş, soğuktan titreyen küçük kuşları düşünemez duruma düşürmüştü..

Rabb'imiz, karganın sadece kendini düşünüp, zayıfları, zavallıları hesaba katmayışına razı olmadı. Zayıfların halini düşünecek duruma düşürmek istedi. Bu sebeple de yaramaz bir çocuğu ona musallat etti. Çocuk karganın, bağıra çağıra öttüğü ağacın dibine gelerek yukarı doğru yavaşça tırmanmaya başladı. Yine ‘Yağ, yağ!' diye ötmeye başladığı bir sırada kuyruğundan yakalayıp tutmaya çalıştı. Bu sırada çırpınmaya başlayan kargada ne tüy kaldı ne de telek. Hepsini de çocuğun elinde bıraktığından güç bela sıyrılıp karşı binanın çatısına zar zor konabildi. Artık yağan karlar esen soğuk rüzgârlar çıplak vücuduna çarpıyor, düşünmediği zayıfların halini olanca şiddetiyle titreyerek hissediyordu. İşte bundan sonra ötüşünü değiştiren karganın cılız sesi şöyle duyuldu:

- Yağma, yağma! Açık var, çıplak var yağma!.. Ne yazık ki karganın bu dileği hemen yerine gelmedi. Yağış devam etti. O da önceden hiç düşünmediği zayıfların halini titreyerek yaşamaya başladı. Ne kadar duygusuz, bencil davrandığını iyice hissetti, böylece hem kendisi dersini almış hem de başkalarına da ibret dersi vermiş oldu.

İşte karganın zayıfların durumunu düşünmeyen bu şımarık halini yorumlayan alimler derler ki:

-İnsanlar varlıklı halde iken yoksulların halini düşünmeli, kendi zevklerinde kaybolmamalıdırlar. Şayet böyle bir bencillikte kalırlar da yoksulun sıkıntısını, maruz kaldığı perişanlığını düşünmezlerse, bir gün olur onlar da halini düşünmedikleri yoksulun akıbetine uğrarlar, aynı zorluk ve sıkıntıyı bizzat yaşarlar. Bundan sonra ne kadar yanlış yaptıklarını anlayıp pişmanlık duyarlar. Ancak bu pişmanlık düştükleri durumdan hemen kurtarmaz onları.. İyisi mi, varlıklı günlerimizde yokluk çekenleri düşünmeli, soğuklarda üşüyenleri hatırlayıp dertlerine deva olmaya gayret göstermeliyiz ki, aynı akıbete layık hale gelmeyelim. Aynı sonucu yaşamaya müstahak duruma düşmeyelim.

Ne dersiniz, kara karga ile zayıf serçe düşündüren bir mesaj veriyorlar mı bizlere?

Yoksa siz de malum tekerlemeyi tekrar ederek, “Ayağını sıcak tut başını serin, kendi keyfine bak, başkalarını düşünme derin” mi diyorsunuz?

-Hayır! Sizin böyle bir ilgisizlikte kalacağınıza ihtimal vermiyorum. Siz ihtiyaç içinde inleyenlere, imkanlarınız nispetinde yardımcı olarak imtihanı kazanıyorsunuz, diye düşünüyor, Rabb'imiz bizi bu kış imtihanını kazananlardan eylesin, diye dua ediyorum.
 
 
 
 

3 Ocak 2016 Pazar

Sahabiler Hakkında

Sahabiler Hakkında
 
1. Peygamberimiz’in (sas) dedelerinden Kusay bin Kilab’ın, Huzaa’lılardan Kâbe emanetlerini alarak, iyi idaresi ile kendi kabilesini saygın bir konuma getirip, Kâbe etrafında topladığını... Bundan dolayı onun kabilesine Kureyş (toplamak, birleştirmek) ismi verildiğini...
 
2. Hz. Peygamber’in (sas) dedesinin babası Haşim’in, Mekke’den kışın Yemen’e, yazın Şam’a ticaret seferlerini ilk başlatan zat olduğunu... Hatta Bizans imparatoru ile anlaşma sağlayarak Kureyş tacirlerinin Bizans topraklarında ticaret vergilerinden muaf tutulmasını sağladığını... 
 
3. Resulullah’ın dedesi Abdülmuttalib’in uzun boylu, sarışın ve sevimli bir sakal sahibi olduğunu…
 
4. Amcası Ebu Talip’in, Resulullah daha gençken ve kendisine nübüvvet verilmeden evvel O’nun hakkında bir şiirinde “Tertemiz yüzü aşkı için yağmur talep edilen, dulların hâmisi, yetimlerin sığınağı”
 
dediğini…biliyor musunuz?
 
 

2 Ocak 2016 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - İslamiyet, çalışmayı emretmiştir!

Hekimoğlu İsmail - İslamiyet, çalışmayı emretmiştir!


Hekimoğlu İsmail
AİLE-SAĞLIK

İslamiyet, çalışmayı emretmiştir!


İslam medeniyetinin üç esası vardır; ilim, teknik ve İslam ahlakı. İlim ve tekniği haram eden bir tek ayet ve hadis gösterilemez, tam tersine pek çok ayet ve hadis, ilimde ve teknikte ilerlememizi emrettiği halde, çeşitli sebeplerle Müslümanlar kaç asırdır geri kalmış.

Hâlbuki ilim, Allah'ın sıfatıdır, bu sebeple okul ders kitaplarının bütünü, bir kısım ayet ve hadislerin şerh ve izahıdır. Teknik, Allah'ın Sani sıfatına istinad eder, teknolojide çalışmak, ilerlemek Sünnetullah'a ittibadır, ibadettir. Teknolojiyi ibadet sayan bir dinin mensuplarının fakir olmaması lazım.

Diğer yandan dünya sebepler âlemidir; bunun için ilim, dinli-dinsiz kısımlara ayrılmaz; çalışan kazanır. Mesela 1453'te İstanbul fetholunduğunda Amerika kıtası keşfedilmemişti. Müslümanların süper güç olduğu o zamanlar Amerika doğdu, büyüdü, şimdi İslâm ülkelerine yardım ediyor. Fizik ve kimya her ülkeyi kalkındırmaya yeter. Yine size Amerika'dan bir misal vereyim; orada neredeyse her evin bir odası laboratuvardır, çocukların oyun yeridir. Kimisi bu odayı doğramacı dükkânına benzetir, kimisi uzay istasyonu gibi döşer. Çocuk bu laboratuvarda çalışır, oynar, pille çalışan ne kadar oyuncak varsa hepsini söker, tekrar takıp çalıştırır. Böylece makine nedir, nasıl çalışır, daha çocukluk sırasında bunları oynarken öğrenir, bir şeyler yapmanın, başarmanın saadetini tadar. İşte bazı ülkelerin kalkınması böyle olmuştur. Biz de fizik kimya okuduk amma sınıf geçmek için okuduk.

İslamiyet, çalışmayı emretmiştir. Şimdi kahvede oturanlar, “Ben bakan olsaydım, şöyle şöyle yapardım...” diye konuşuyor. Adam evini geçindiremiyor, bakan olunca Türkiye'yi idare edecek. Bu kafayla kalkınmak mümkün değil!

Bursa'da bir bıçakçı dükkânına gitmiştim, genç adam beni görünce “O, ağabey hoş geldin.” diyerek hemen ayağa kalktı. Hoş beşten sonra Solingen bir çakı istedim. “Neden onu istedin?” dedi... Dedim ki: “Kardeşim, senin deden de bu işi yapıyordu. Buradan kazandığı para­larla, yazlık, kışlık, arsa aldılar... İşine yatırım yapmadı. Baban da araba, mobilya aldı... Sen de bir şeyler alıyorsundur, yine aynı atölye ile gidiyorsunuz 100 sene evvelki gibi...” “Haklısın” deyip, acı acı güldü.

Solingen ise işi çok iyi öğrendi. Yani iyi bir demirciydi. İki, iyi bildiği işten kâr etti. Üç, kâr ettiği işe ortak aldı. Dört, kâr dağıttı. Bakınız Müslüman değil fakat İslam prensipleriyle iş yaptı. Böylece torunları dünyanın en büyük şirketlerinden birini kurdu. Peki, Müslümanlar neden böyle işler yapamadı, geri kaldı?

Her başarılı insanın prensipleri Müslümancadır. Pek çok şirket hep İslam prensipleriyle hareket ederek bugün dünya çapındadır. İşte “Müslümanlar neden geri kaldı?” sorusundan evvel başka sorulara cevap aramak lazım.

Mesela Solingen neden fabrika kurdu ve Hıristiyan ümmeti kalkındı da, neden ustası, fabrika kurup Müslümanları kalkındırmadı?

Neden bugüne kadar hocalar ve Müslümanlara hitap edenler, kılınmayan namazdan hesaba çekileceğimizi söylediler de, çalışıp gavurun yaptığını yapmazsak, bunun vebalinin sorulacağını söylemediler?

Neden Peygamberimiz (sas) Bedir Savaşı'yla kervanı vurup, müşrikleri ekonomik bakımdan zayıf düşürmek, Müslümanları güçlendirmek istemişti?

İslam'da ilk savaşın ekonomik yön taşıdığı neden bilinmiyor?

Ve neden bugünün Müslümanları, ekonomik kalkınmanın, savaşın farkında değil?

Müslümanlar, manen olduğu kadar maddeten de terakki etmeye kabiliyetlidir. Amma üç yüz senedir Müslümanlar dil ile dua ediyor. Fiilen dua edenler de Müslümanları yönetiyor. Hâlbuki İslâmiyet, her iki dua şeklini de bir bütün olarak emrediyor.

Eğer Müslümanlar bu anlayışı yakalarsa onlar da ‘'süper güç'' haline gelebilir.
 
 
 
 

1 Ocak 2016 Cuma

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-97

Efkan Vural - Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-97

SEVGİLİ EFKAN HOCAM Milliyet Blog'daki Yazı dizisine ÖZETLEYEREK ŞÖYLE DEVAM ETMİŞ... 

SEVGİLİ EFKAN HOCAM , YAZIDAKİ KONULARI VE ÇOK KIYMETLİ TAVSİYELERİNİ MADDELER HALİNDE ÖZETLEMİŞ AŞAĞIDAKİ YAZININ SONUNDA...

Allah razı olsun hocam... Sizi çok seviyorum canım hocam...


Sevgili Efkan hocam benim en iyi dostum, akıl danıştığım büyüğüm, kendime örnek aldığım mütevazi, dürüst, ahlaklı, dindar, çalışkan, Allah'ın -inşallah- salih bir kuludur.

http://celal1973.blogspot.com.tr/2013/03/trabzonlular-genelde-pozitif-insanlardr.html
Efkan hocamı anlattığım 2013'teki yazıyı okumak için resme tıklayınız

Benim namaza başlamama -oturarak teyemmümle nasıl kılacağımı öğreterek ve namazın önemini anlatarak- vesile oldu, yani beni Rabbimle buluşturdu. Allah ebediyyen razı olsun.
Allah bizleri sevdiklerimizle birlikte cennette de komşu etsin.

YALNIZ ŞUNU BELİRMEK İSTİYORUM. BEN BUNLARI YAYINLARKEN EFKAN HOCAMA HEP ŞUNU DEMİŞİMDİR:

HOCAM UTANIYORUM, İNŞALLAH BİRGÜN VUSLAT OLUNCA BUNLARI YAYINLAMAN DAHA GÜZEL OLMAZ MI?

OLSUN CELAL MERAK ETME, SEN ÖLÜRSEN YİNE YAYINLARIM... DİYOR.

Çok emek harcayıp özet haline  getirmişsiniz. İyi ki varsınız hocam, bizi komşu yapana hamdolsun...

http://blog.milliyet.com.tr/her-seye-ragmen-yasamak-cok-guzel-97/Blog/?BlogNo=518672


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-97


Her şeye rağmen yaşamak çok güzel-97

Celal ÇELİK ’in hayata dair, ahlaki, dini ve felsefi yorumlarını yayınladığım yazı dizisini, sevgili Celal ÇELİK’in tüm yazılarını gözden geçirerek kısa ve öz olarak sizlere sunmaya devam ediyorum.

Her derdin ilacı: Sevgi

Sevgili Peygamberimiz, İslam'a göre her işin başı ve ahiretin yegane geçer akçesi olan iman ile sevgi arasındaki bağı en çarpıcı biçimde dile getirmiş bulunmaktadır. Önce kesin bir gerçeği, imansız cennete girilemeyeceğini haber vermiştir. Sonra da cennete girebilmenin vazgeçilmez şartı olan imanı elde edebilmek için mü'minlerin birbirlerini sevmeleri gerektiğini, aynı kesinlikle ve aynı açıklıkla bildirmiştir: "Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız!"

Bundan şu sonuç çıkmaktadır: İman, nasıl cennete girebilmenin, vazgeçilmez şartı ise, mü'minleri sevmek de tam ve kamil bir imana sahip olabilmenin biricik şartıdır. Mü'min, kendisiyle aynı imanı paylaşan herkesi, ırkına, rengine, yurduna ve diline bakmaksızın sevecek, onlara karşı muhabbet ve sorumluluk duyacaktır. Çünkü imana sınır, yine imanın kendisiyle çizilebilir.

Peygamberimiz, müslümanlar arası ilişkilerin sevgi düzeyine çıkarılabilmesi için nereden başlanması gerektiğini, "Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi, aranızda selamı yayınız!" sözleriyle ortaya koymuş bulunmaktadır.

Artık sonuç belli, vasıta belli, o vasıtayı elde edebilmek için gereken sermaye(sevgi) belli, o sermayeye ulaşmak için atılacak ilk adım da bellidir. Ötesi müslümanlara kalmıştır.

Cennet-iman-sevgi-selam irtibatı, konumuz olan sevginin önem ve yerini göstermesi bakımından başkaca hiçbir söze ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır.

Nerde o eski aşklar

Geçen kanalları zaplarken dizilere takıldım biraz. İkili ilişkileri görünce çok üzüldüm. Entrika, aldatma, oyun, iftira, arkadan kuyu kazmalar, dedikodu, vs. Bizim bildiğimiz aşk bu değil....

Aşk, özlemektir. Aynı gökyüzünü seyredip, o şimdi ne yapıyor, demektir. Aşk, onu görmediği zaman ızdırap çekmektir. Yani biz böyle bir aşk yaşadık...

O kanallardaki dizileri izleyen benim gibi orta yaşlardaki arkadaşlarımdan şu sözü çok duydum. Ah Nerede artık o eski sevdalar...

İyi ki engelliyim

Sanırım bu başlığa şaşırdınız. Engelli olmayı kim ister ki, dediniz. Okuyunca anlayacaksınız.

Öncelikle bir yanlışı düzeltelim. Allah’ın engelli insanları yaratması, -Tevbe Haşa!- bir yaratılış hatası değildir.

Bu dünya imtihanındaki zor sınavlardan birisidir. Sanıyor musunuz ki sağlıklı insanlar çok mutlu bir hayat sürüyor. Biz engelliler hastalıkla, sağlıklı insanlar da, parayla, evlatla, eşle, makamla, akraba, dostlarıyla vs imtihan oluyorlar.

Eğer gerçekten değerini anlayabilirsek ve aktif sabrı (tedavi yollarını aramak) ve aktif şükrü (ibadet) gösterebilirsek, engelli olmak bizi manevi olarak sıçratan bir yükselme rampasıdır.

Binlerce yıldır her toplumun % 10-12 si engellidir. Allah, diğer % 90 a bakın ibret alın, şükredin, ibadet edin, demek istiyor. Biz engellilere ise sabreder, şükredersek büyük mükafatlar vadediyor.

Kaç yaşındasınız? Şöyle bir geriye dönüp baksanız, ömür çok hızlı geçmiş dersiniz, değil mi?. Aslında benim de sizden bir farkım yok. Öyle de böyle de ömür bitiyor.

Evet, Farkımız yok aslında. Hepimiz AVM’lerde yemek yiyoruz. Aynı diziyi, maçı seyrediyoruz. Hepimiz Face’e takılıyoruz. Ama sadece farkım, ben engelli olarak sizin yaptıklarınızı yapmak için yardıma muhtacım, hepsi bu.

Ama sağlıklı olsak ta, engelli olsak ta, zengin olsak ta bir gün ölecek ve o kabire gireceğiz.

Hayat fanidir. İnsan sağlıklı da olsa, engelli de madem öleceğiz. Madem ebedi, sonsuz bir hayat bizi bekliyor. Eğer Allah’ın lütfuyla cennete girersek, ebedi sağlıklı, mutlu ve genç olacağız.

Bence ebedi hayat varken, geçici dünya hayatına takılmamalı. Ben bunun için iyi ki engelliyim diyorum.

Evet engelli annesi, babası ve bakanlar için zor bir sabır imtihanı fakat sonsuz gençlik diyarı cennetteki sürpriz nimetler için kısacık dünyada sabretmeye değmez mi ?

Engellilere bakan insanlar, onların kıymetini bilmeliler. Engelliler, onları manevi olarak yükselten rampadır çünkü...

Annem Babam beni birgün darıltmadan sevgiyle hizmet ediyorlar. Allah’ım onları Firdevs cennetinin en yüksek makamlarıyla sevindir. Amin.

Sevgili Celal ÇELİK’in yazılarından özetleyerek yukarıda sunduğum yazı ışığında aşağıdaki sonuçlara ulaşmamız mümkün olabilir:

1- İman olmadan cennete girilmez.

2- İmanın olması için birbirimizi sevmeliyiz.

3- İnsanların birbirlerini sevmelerinin başlangıcı “selam” dır.

4- Bugün televizyonlarda sayısız diziler mevcuttur. Ama diziler gerçek aşktan yoksundur.

5- Diziler bize gerçek sevgiyi,saygıyı,dürüstlüğü daha fazla öne çıkarmalıdır.

6- Engelli olmak Allah’ın takdiridir.

7- Engellileri göz önüne alan sağlıklı kişiler, Allah’a karşı görevlerini daha özenle yerine getirmeye çalışır.

8- Engellilere yardım edenler, öteki dünyada büyük nimetlerle karşılaşacaktır.

9- Engellilerde, sağlıklı olanlar da bir gün bu dünyadan göç edeceklerdir.

10-Önemli olan, ahirette kazançlılardan olmaktır.
 
Efkan Vural

 (Devam edecek)