30 Ağustos 2014 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail - Paşa!

Hekimoğlu İsmail - Paşa!



Hekimoğlu İsmail
 

Paşa!

 
Askeriyede iken bazen cenaze törenlerine katılmam gerekiyordu. Bir paşanın ölüm haberi geldi.
 
 
 Akrabaları, yakınları, askeri personel hepsi mezarın başında… Koca paşayı mezara indirirken ahlar, vahlar, haykırışlar yükseldi. O sırada birisi yanındakine fısıldadı, “Hayat bu mu?” Bir başkası, “Koca paşayı şu toprağa koyuyorlar, aklım almıyor!” Diğeri, “Nereye gidiyorsun bizi bırakıp, nereye?” gibi şeyler konuşuyordu. Ölümü konuşmak bir kenara, ölümü düşünmek bile istemeyenlerin gözü önünde, paşanın üstüne toprak atmaya başladık. Ayılanlar bayılanlar, isyan edenler cenazeyi yangın yerine çevirdiler. Rütbesi, mevkii, makamı, serveti burada kalmış, adam gidiyor. Bu gidiş belki bir dakikalıktır. Bir dakikalık yolculuk için dünyadan fazla bir şey almaya gerek yok.
 
 
O zaman tabii genç bir askerim. Bu tablo karşısında düşündüm; “Küçük dağları ben yarattım diyenlerin, minyatür bir dağ sayılan kabre girmesi ne acayip! Ey paşa! Bu dünyadaki paşalığın, o tarafta iş görmez. O makamla neye hizmet ettin, işte bu önemli. Burada neye hizmet ettiysek, ahirette onun meyvesini yiyeceğiz.”
 
 
Sonra cenazeye katılanlardan biri dedi ki, “Çok şükür, o hastalıkla yaşasaydı büyük ıstırap çekerdi. Sıkıntılarından, dertlerinden kurtuldu. Daha güzel bir yere gitti. Ruhlar âleminde yaşayacak.”
 
 
Cebinden çıkardığı Yasin cüzünü okumaya başladı. Bir tarafta fırtınaya tutulmuş olanlar, diğer tarafta günlük güneşlik havada olanlar. “İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder.” sırrını yaşayanlar kendini belli ediyordu.
 
 
Mesela Bediüzzaman diyor ki: “Neden fedakâr, yüksek bir şefkati taşıyan valide, bu zamanda, veledinin malından irsiyet (miras) almasından mahrum edildi? Valideler “Evlâdım şan-ü şeref rütbesinde memuriyet kazansın.” diye, bütün kuvvetleriyle, evlâtlarını dünyaya, mekteplere sevk ediyorlar. Hatta mütedeyyin de olsa, Kur’ânî ilimlerin okunmasından çekip dünyayla bağlarlar. İşte bu şefkatin bu yanlışından, kader bu mahrumiyete mahkûm etti.”
 
 
Belki bu paşanın anası da, evladı yüksek makamlara gelsin diye didinip durmuştu. Oğlunun paşalığıyla iftihar ediyor, itibar sahibi oluyordu. Amma her takvim yaprağı ömrümüzden kopup gidiyor. Duvardaki takvim eridikçe, insanın ömrü de eriyor. Şimdi paşa da anasının yanına gitmişti.
 
 
Bu ibretlik sahne karşısında kendi kendime konuştum: “Önemli olan tahsil değil, o tahsille ne yapılacak, neye hizmet edilecek?” Herkes imkânına göre mesul. Elimdeki imkânlarla Allah’ın beğeneceği işler yapıyor muyum? Yüksek tahsil, zenginlik, yüksek dereceli memuriyet, büyük diplomalar, büyük insanlar… Başları bulutlarda… Dinle irtibat azaldıkça, başka şeylerle irtibat artar. O zaman insan, en güzel şartların içinde, “Bu bataklıktan nasıl çıkacağım?” der. Fabrikaları, insanları, makineleri, hayvanları idare eden insan kendini idare edemezse o zaman dünyası da ahireti de berbat olur.
 
 
    Helal yolda çalışmak, helal kazanmak, helal para harcamak ibadettir amma insan, saadeti saraylarda, servetlerde, rütbelerde, makamlarda değil iç dünyasında bulmalı.
 
 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder